AKTÜEL: Acaba Türkiye’ye dönebilecek’miyim? diye…

“41 yıl önce Kıbrıs Barış Harekatında vurulan Gazeteci Ergin KONUKSEVER Son defa kucaklaştık. Birbirimizi doya doya öptük. Acaba Türkiye’ye dönebilecek’miyim? diye düşünürken, beni sedyeye koyup götürdüler… ”
ÖZEL HABER: NEŞE BERBER
Tarih Ağustos 1974. 41 yıl önce Kıbrıs’a düzenlenen ikinci Barış Harekatı’nın en hızlı anları… Serdarlı Bölgesi’nin kontrolünü sağlamaya çalışan Üsteğmen Ersel Kayan komutasındaki tank küçük tepeceği ele geçirdiği sırada 5 Rum askeri ile karşı karşıya kaldı. Tankın namlusunu askerlere çevirmesiyle birlikte Rum askerleri ellerini havaya kaldırarak teslim oldu. Bu anı ise savaş muhabiri, Ergin Konuksever ölümsüzleştirdi. Bu kareler Kıbrıs Barış harekatının simgesi oldu.

Aradan 41 yıl geçti ve şimdi adada bu fotoğraflar tekrar tartışılmaya başladı. Çünkü yapılan bir kazıda ortaya çıkan cesetlerin kimliği belirlendi ve toprağın altından çıkan cesetlerin bu esirlere ait olduğu saptandı. Bu saptamadan sonra ise fotoğrafları çekilen Rum esirlerin kimler tarafından öldürüldüğü araştırılıyor. BM tarafından kurulan Kayıplar Komisyonu yıllar sonra yaşananları ortaya çıkarmaya çalışıyor.

General mücahitlere bağırdı

Kayıp komisyonunun elindeki fotoğrafları çeken Ergin Konuksever o günleri ve yaşananları şöyle anlatıyor: “Meriç 1 tankı ile Serdarlı Bölgesi’ne vardığımızda esirlerle karşılaştık. Tank komutanı Üsteğmen Ersel Kayan onlara sigara ikram etti. Sonra Hakkı Borataş Paşa geldi. O da esirlerle ilgilendi ve onları kapalı bir yere konması için mücahitlere teslim ettiler. Biz tanka binip tam uzaklaşırken silah sesleri duydum. Hemen atlayıp silah sesine koştum. Bu sırada mücahitlerin esirleri vurduğunu gördüm. Yerde ölü yatan Rum askerler ile mücahitlerin fotoğraflarını çekerken Hakkı Paşa geldi. Manzarayı görünce ’Size öldürün mü dedim, ne yaptınız siz? Size bunları kapatın dedim’ diye bağırdı.”

Kardeşimi öldürdü
Konuksever, Hakkı Paşa’nın sert çıkışına mücahitlerden yanıt geldiğini söylüyor: “Paşanın bu sert çıkışından sonra mücahitler konuşmaya başladı. Biri çıktı ’Onlar benim kardeşimi öldürdü’ dedi. Diğeri ’Benim kız kardeşimi öldürdü, biz bu anı yıllardır bekliyorduk’ diyerek tepki gösterdi. Hakkı Paşa bunun üzerine orada bulunan dozer çukur kazdırdı ve bu kişiler gömüldü. Bu sırada mücahitlerden biri Rum askerlerin üzerinden çıkan para ve evrakları Paşa’ya verdi. Paşa buna da çok kızdı ve bütün paraları, evrakları yırttı attı. Daha sonra ise tanklara binerek oradan uzaklaştık.”

London Time’s yayınladı
Konuksever yaşananların anlattıklarıyla bitmediğini söylüyor: “London Times diye bir dergi de benim çektiğim fotoğraflar yayınlandı. ‘Savaş muhabirinin önemi’ başlıklı yazıda benim adım da geçiyordu ve esirlerin fotoğrafları vardı. Haberde ise ’Bu esirler Türkiye’de maden ocaklarında çalıştırılıyor’ yazıyordu. O dönem Milliyet’teydim ve Abdi İpekçi beni çağırdı. Yaşadıklarımı anlatmamı istedi. Daha sonra ise anlattıklarımı köşesinde yazarak esirlerin mücahitler tarafından öldürüldüğünü aktardı.

BM Kayıplar Komisyonu’na bildiğim herşeyi anlattım

Konuksever bundan 5 yıl kadar önce Rauf Denktaş’ın kendisini davet ettiğini söyledi: “Denktaş Cumhurbaşkanı iken yaveri beni aradı ve BM tarafından kurulan ’Kayıplar Komisyonu’na ifade vermem için beni Kıbrıs’a çağırdı. Ben de bildiklerimi anlatmak için gittim. Komisyonun olduğu yere girince benim çektiğim fotoğrafları dosya olarak gördüm. Bunları inceledim. Komisyona, ’Tamam Rumların esir alınışı var ama mücahitlerin onları vurduğu kareler yok’ dedim. Yaşananları anlattım. Daha sonra ise ’Benim 3 makinamı ve fotoğraflarımı bulmanız da sizin göreviniz’ dedim. Bu sırada komisyonun Hollandalı Başkanı yanıma geldi ve kulağıma ‘Ben soğuk bir ülkenin vatandaşıyım. Kıbrıs’ta güzel bir evde yaşıyorum, lüks bir arabam var ve ayda 20 bin dolar alıyorum. Bu olayın bitmesini hiç istemiyorum’ dedi.”

Gazeteci Ergin Konuksever vuruluyor
Konuksever söz konusu fotoğrafların da çok ilginç bir hikayesi olduğunu söylüyor: “Biz bölgeden ayrıldıktan sonra elimizdeki fotoğrafları Türkiye’ye ulaştırmak için yola çıktık. Lefkoşe’ye gideceğiz ve orada Adana’ya kalkan helikoptere filmleri yetiştireceğiz. Bunun için bir minibüse bindik. Araçta benim dışımda gazeteci olarak Adem Yavuz ve Cengiz Kapkın da vardı. Biz yolda giderken şoför yanlış yola girince Rumlar bize ateş açtı. Bu sırada bir kurşun sırtımdan girdi ve omuzumdan çıktı. Ateş kesildiğinde sarışın, sıska bir Rum asker geldi. Ona ’Ben gazeteciyim’ deyince bana ’Ben de gazeteciyim ama şu an savaştayız’ dedi. Benim 3 fotoğraf makinamı, 11 objektifimi ve filmleri aldı. Daha sonra bana bir havlu verdiler. Adem Yavuz bana yardım etti. Saatlerce yaralı bekledim. Sonra bizi zırhlı bir araç ile bir askeri karargaha götürdüler. Orada da saatlerce bekledim. Sonra hastaneye götürdüler. Burada hemşireler ben sedyedeyken bana saldırdılar. Sonra bir doktor geldi ve beni kurtardı. Ameliyata aldı beni.”

Adem Yavuz nasıl şehit oldu
Rum doktor beni ameliyat ettikten altı ya da yedi saat sonraydı. Bir de baktım Adem’i getirdiler sedye ile. Çok şaşırdım. Hastane kapısında ameliyata girmeden önce hem Cengiz’le hem de Adem’le vedalaşmıştım. “Size artık bir şey olmaz. Ama bana bir şey olursa çoluk çocuk size emanet. Durumu anlatırsınız. Sağ çıkıp çıkamayacağım belli değil ameliyattan.” demiştim.
“Bu hastaneden kaçalım”
Adem’i yanımdaki yatağa yatırdılar. Bir hafta kendine gelemedi. Kendine gelir gelmez de “Bu hastaneden kaçalım” demeye başladı.
“Nasıl kaçacağız, nereye kaçacağız bu yaralı halimizle?” diye sordum.
“Abi bunlar bizi öldürecek.” diye yanıtladı.
“Yok oğlum,” dedim “Burası hastane, bizi niye öldürsünler?”
“Abi, beni hastanenin bahçesinde vurdular.” dedi.
Meğerse beni bıraktıktan sonra giderken bahçede bir asker karnına makinalıyı dayamış Adem’in ve…

“Asıl şimdi papazı bulacağız
Hastanede Adem’le yan yana yatarken ilginç bir tehlike de yaşadık. Bir gün bizim jetler geldi hastanenin üstüne. Hastaneyi ve çevresini ateş altına aldılar. Camdan görüyoruz bizim jetlerin ateş ede ede geldiğini. Adem’e dedim ki, “Asıl şimdi papazı bulacağız.” Zaten hastanenin en üst katında yatıyoruz. Boşaltılmış bir kattı orası. Üç-beş hemşire verdiler bize, üç-beş de muhafız. Uçaklar gidip geliyor, bir saatten fazla sürdü, sonra neyse gümbürt diye bir ses oldu. Hastane şöyle bir gitti geldi. İşin doğrusunu geldikten sonra Nurettin Ersin Paşa’dan öğrendim: “Hastane hedefimiz değildi. Hastane bahçesinin biraz ilerisinde bir Rum mevzii vardı onun üstüne uçmuştu jetler.”
“Sizleri Türkiye’ye teslim edeceğiz”
Aradan bir hafta geçti “Sizleri Türkiye’ye teslim edeceğiz” dediler. Adem üç-dört kere ameliyat olmuştu. Durumu benden kötüydü. Onu sedyeyle bir cankurtarana koydular, beni de bir cipe bindirdiler. Rumlar durumu ağır olduğu için Adem’i hemen Türkiye’ye göndermişti, beni de Limasol’a bir hapishaneye götürdüler. Bizim Selimiye Kışlası gibi bir yer. Dört köşe. Yarısı hastane, yarısı askeri garnizon ve hapishane. Beni üst katta bir odaya koydular. Üzerimde pijamalar. Odanın penceresinden aşağıya doğru bir baktım Ertürk Yöndem. Omuzunda makinası, birkaç Türk gazeteci arkadaş daha. Onlara seslenmek istedim hemen üzerime çullandılar, kapıları filan kapattılar. Onlar da otobüse binip gittiler. Ben onları röportaja geldi sanmıştım. Meğer benden beş gün sonra mı, altı gün sonra mı, on kişilik bir gazeteci grubu geldiklerinden iki saat sonra yakalanmış, onlar da tutuklu olarak limasol’a getirilmişler. Mete Akyol falan hep beraber. Üç-dört gün daha orada kaldım. Yaram enfekte oldu. Öbür Türklerle aynı yerde değilim beni ayrı bir hücreye koymuşlardı. Ancak geçerken bana bir-iki laf atıyorlardı. Bir de ben taş üstünde kalmıştım. Eksik olmasınlar bir battaniye ile yastık getirdiler.

Silah zoruyla traş oldum.
Neyse bir gün “seni Türkiye’ye götüreceğiz” dediler. Silah zoruyla traş oldum. Saç sakal uzamıştı. Böyle gideyim dedim. Olmaz dediler. Üzerimdeki pijama da kir pas içindeydi. Bir yerlerden bir pantolon bulup getirdiler. Hiç unutmam patlıcan moru bir pantolon. Üzerine de pembe bir gömlek. Sonra bizim sınıra geldik. Arkadaşlar orada beni karşıladılar.
Adem’i benden önce göndermişlerdi. Türkiye’ye ulaştığımda Adana’da hastanede yatıyordu. Ama çok ağırdı durumu. Biraz konuştuk, bir-iki fotoğrafını çektim.
Sonra O’nu Ankara’ya sevk ettiler. Ben tamamen iyileşip İstanbul’a geçtim. İstanbul’a eve geldiğimin sabahı radyodan Adem’in öldüğünü öğrendim.